En Güzel Oyuncak

Kahkahadan uzak bir çocuk düşünebiliyor musunuz? Tek oyuncağı "yokluk" olan bir çocukluk. Sakın annemin ya da babamın kötü biri olduğunu düşünmeyin! Onlar da isterdi elbet, beni varlık içinde büyütüp, bana oyuncaklar almak; ama yeri geldiğinde aç yatılan geceler varken bana oyuncak alınmasını bırakın, yırtılmış ayakkabımı dâhi diktiremiyordular. Yeni bir ayakkabı almalarından bahsetmiyorum bile! Ve ben her seferinde yatağıma, yeni yeni umutlarla gömülüyor, rüyalarımda en düşsel heyecanlarımı tadıyordum.
Babam ve annem birbirlerini çok severek evlenmişler. Öyle anlatırdı annem. O küçük yuvada daha ben dünyaya ilk adımımı atmadan sorunlar baş göstermiş, yaşadıkları zor şartları bilerek beni dünyaya getirmek istemişler. Onlar için bir evlat, tüm yoklukları unutmakmış. Bir bakıma bu, omuzlarıma yüklenmiş kocaman bir sorumluluk…

Henüz ilkokula yeni kayıt olma sevdasıyla yanıp tutuşurken bir yandan da maddi imkânsızlıklarla boğuşuyorduk, her zaman olduğu gibi… Ve yine muntazaman, babamı işten çıkarmışlardı. Sabit bir mesleği yoktu. Elinden geldiği her işe koşan, yufka yürekli olmasının yanında asla hakkını yedirtmez, bir haksızlık karşısında susmazdı. Böyle kişiliği sebebiyle birçok işten olmuştu. Annem ona, elleri belinde, sert bir ses tonuyla kızardı, aynı, benim üstümü kirlettiğim anlardaki gibi;
"Ne olacak sanki göz yumsan?" diye.
Babam da: “Bir kere alıştın mı, artık kurtulamazsın," derdi hep.

O zamanlar anlamazdım neden bahsettiklerini, şimdi düşündükçe anlıyorum, babamın neden bu kadar sözünde kararlı olduğunu.
Bir akşam, elinde önlükle çıka geldi. Annem: "Nereden buldun?" diye sordu kaşlarını çatarak. Babam, ona cevap vermenin gerekliliği üzerinde durmadan, yanıma geldi.
“Ayağa kalk, oğlum.” derken, gözlerinin içine ışık dolu gözlerle bakan oğlunun yadsınamaz neşesine de ortak oluyordu. Ben, sevinçten ne dediğimi hatırlamıyordum. Hemen giyindim, birkaç ufak tefek yırtığı vardı. Tap tazeliği bu yırtıkları hiçe sayarcasınaydı. Yeni alınmıştı. Evet, yeni alınmış olmalıydı. Düşünmeden de edemedim, yeni alındıysa neden bu yırtıklar vardı? Pek üzerinde durmadım. Asla önüme sunulana itiraz etmemiştim bugüne dek. Hele hele böyle bir şey için yakınmam, aklıma bile getiremeyeceğim bir şeydi. Bu, aptallık olurdu. Hayır, hayır! Bu, nankörlüktü.
Annem ile babam o gece yatak odalarında bazen hararetli, bazen suspus olmaları, bazen de fısıltıyla konuşmaları olmuştu. Ne dediklerini anlamak için kapıya yanaşmam gerekliydi. Sesler yükselince irkiliyor, merakıma yenik düşerek yavaşça kapıya doğru ilerliyordum. Ayak seslerimden olacak ki, odayı suskunluk bürüyor, birkaç dakika konuşmuyorlardı. Onlar konuşmalarına benden gizli devam ede dursunlar, ben, önlüğümün tadını çıkarıyor, bildiğim tüm okul marşlarını söylüyordum. O sırada annem kapıyı açtı ve elindeki iğne iplik ile yanıma geldi.
"Çıkar oğlum üzerindekini," deyince geri çekildim. Annemin bana doğru uzattığı eli havada kalmıştı.
"Hayır!" dedim, "Bununla uyuyacağım!"

Annemin yüzünde hafiften tebessüm oluşmuştu.

"Oğlum, üzerinde yırtıkları var. Onları dikeyim, yine giyersin," dedi.

Israrla ayak diriyordum; korkuyordum. Bir daha giyememekti korkularıma en mantıklı sebep.
"Hayır, üzerimde dik!"
Annem başka bir şey demeden dikmeye başladı. Babam, bana çok yakıştığını ifade eden bir bakışla gülerek yüzüme bakıyordu. Onu o gün hiç bu kadar sevmiş miydim, bilmiyorum. Şimdi şu yaşımda bile, o çocuk saflığındaki sevgiye ulaşacağımı zannetmiyorum. Önlük nihayet hazır hâlde, aynanın karşısına geçilmeyi bekliyordu. Artık kötü gözüken hiçbir yanı kalmamıştı. O, benim için her şeyden üstün bir elbiseydi.
Tam sekiz yaşıma girerken okula kayıt olabilmiştim. Umursamıyordum bunu, artık özlem bitmişti. Artık, benim için gün, sevinç günüydü. Yaşıtlarımla okuyamamamın, yaşımın ilerlemesinin ne önemi vardı ki?

Okul, kocaman bir oyuncaktı bana göre. Gördüğümüz dersler, kitaplar, defterler, sıralar, yazı tahtası, silgi ve okula ait ne varsa bir oyuncaktı. Öğretmenler oyuncakları bedavaya veren ve bu işi sırf iyilik için yapanlardı; bizler onunla oynayan çocuklardık. Bu oyuncaktan ben hep zevk aldım. Oyuncak zevk vermiyorsa, ya çocuk değilizsiniz ya da oyuncak ile nasıl oynanacağını bilmiyorsunuzdur.
Sabaha kadar uyuyamadım. Okula gideceğim ilk günü bekledim. Senelerce beklediğiniz bir kavuşmanın arifesinde, siz uyuyabilir miydiniz? O günü unutamam. O gün, sanki cennetten bir gündü. Korktuğum, gece bile o zaman bana huzur vermişti. Nihayet şafak söktü, gün ağardı. Hemen annemin yanına koştum.

"Hadi anne kalk, okula geç kalacağım!"

Annemi ilk kez bu kadar soğuk görmüştüm. Tekrar seslendim;

"Anne hadi!"

Bir türlü kalkmak bilmiyor, ben ise hâlâ okula geç kalacağımdan dert yanıyordum. Nihayet babam uyandı. Uyku mahmuru gözlerini hafif araladı ve uyku sersemliğiyle birkaç şey söyledi. Pek aldırış etmemiştim söylediklerine. Sanki dün, bana önlüğü alan o değilmiş gibi. O an aklımdaki tek şey; okuldu. Babam, anneme doğru yöneldi, eliyle omzunu silkeledi. Annem neyse ki o sırada gözlerini açabilmişti. Şükürler olsun! Beni birkaç saniye süzdükten sonra, yine yüzünde o mükemmel tebessüm oluşmuştu; fakat bu kez bir acı vardı yüzünde ve bambaşka bir ifadeydi bu. Yavaşça kalktı. Allah’ım! Ne kadar da ağır hareket ediyordu. Okula geç kalmamı istiyor gibiydi. İçim içme sığmıyorken, annemin bu uyuşukluğuna anlam veremiyordum. O, uyuşukça üzerini giyinirken, buna daha fazla tahammül edemeyip, annemi dışarıda beklemeye durdum. Babam da bize eşlik etti. Üçümüz okulun yolunu tuttuk. Her şey çok önceden konuşulmuştu; benim yaşımın yaşıtlarıma göre büyük olması, sınıfım, hattâ oturacağım –kavuşmayı beklediğim- sıram bile. Sınıf kapısına yaklaşınca annem elimden tutarak;
"Hadi oğlum, iyi dersler, Sakın öğretmenini üzme! Dediklerini çok iyi kavra," diyerek babamla birlikte beni sınıfıma bırakıp gittiler.

Sınıftan içeriye ilk girdiğimde bir uğultu ve ses karmaşasıyla karşı karşıyaydım. Çoğu çocuk ağlıyor, kimisi bağırıyor kimisinin de annesi yanında duruyordu. Çok şaşırmıştım. Neden ağladıklarını anlayamamış, hafiften ben de bunca ağlamanın tesirinde kalıp gözlerimin dolduğunu hissetmiştim. Acaba okul, hayalimdeki gibi cennetten bir bahçe değil miydi? Öğretmenler oyuncakları acaba parayla mı satıyorlardı? Bunları düşünerek sırama oturdum. Elimde sadece eski püskü bir defter ve minicik bir kalem vardı. Öğretmenimiz biraz yaşlıca, tıknaz bir kadındı. Çok içten bir gülüşe sahipti. Dış görünüşü öyle samimiydi ki hemen kendinizi ona sevdirmek isterdiniz. Sınıfta veliler başına toplandıkları için pek seçilemiyor, bazen önü boşalınca o boşluktan dikkatli gözlerle süzüyordum. Hemen yanı başımda oturan arkadaşımın da gözleri doluydu, fakat ağlamıyordu. İsmini sordum. "Hasan," dedi. Benim ismimi sormamıştı, yine de söylemek istedim:

"Ben de Ali Yüksel. İstersen Yüksel diyebilirsin. Annemler ikisini de birden söyler.”

Bana karşı çok soğuk davranmıştı. Sanki “Bana ne be annenlerden ve hiç sevmediğim isimlerinden” der gibiydi yüz ifadesi. Biraz kırılganlıkla sağıma, soluma göz gezdirdim. Çoğunun yüz ifadesi, Hasanınkiyle aynı eşitlikteydi. Buraya zorla getirilmişlerdi. Oysa ya ben? Ben buraya gelebilmek için günlerce, aylarca beklemiş ve o son gecenin asırlaştığı zaman, sabahı zor etmiştim. Bir yanlış vardı. Evet, büyük bir yanlış! Afallamıştım. Birine sormalıydım, birine demeliydim;
"Neden herkes bu kadar üzgün? Yoksa oyuncaklarını beğenmediler mi? Oynamayı bilmiyorlar mı?"
Derken, veliler yavaş yavaş sınıfı terk etmeye başladı. Her bir veli sınıfı terk edince, sınıfta bir yaygara kopuyordu. Ve bu yaygaranın içerisinde, akranlarımın pürtelaşı yadsınamaz derecede gerilim yaratıyordu. Müthiş etkileniyordum bundan. Annemin yanımda olmasını çok istedim o dakikalarda. Onu çok özlemiş, bir an neredeyse okuldan çıkıp eve bile gitmek istemiştim. İçim bir tuhaftı. Sanki annemi bir daha göremeyecek gibi bir hisse kapıldım. Beni kötü olumsuz etkileyecek düşüncelere daldım;
"Yoksa okul dedikleri ayrılık yeri miydi? Bir daha annemle ve babamla görüşemeyecek miydim?"
Hayır, annem ve babam bana bunu yapmazdı. Onların beni çok sevdiğini iyi biliyordum ve hemen bu düşünceleri aklımdan silip, atmak tekrar sınıfıma yoğunlaşmak istediysem de, yaşadığımız o maddi sıkıntılar annemlerin beni burada terk etmelerine sebep olabilirdi. Öğretmen ayağa kalkarak çocukları sakinleştirmeye çalıştı.
"Biliyorum, şu an dediklerimi anlayamayacak kadar küçüksünüz; lâkin anne ve babalarınız sizi çok fazla sürmeden, sınıfa gelip, geri alacaklar. O yüzden ağlamayın çocuklar. Burasını bir oyun bahçesi olarak görmenizi istiyorum"
Pür dikkat öğretmeni izlerken, yazı tahtasına yönelip eline silgiyi aldı.
"Bakın bu silgi bile bir oyuncaktır sizin için." El hareketleriyle konuşmasına devam etti;
"Mesela bu yazı tahtası… Sizin en güzel oyuncağınız!"
O an öğretmen ile aynı düşüncelere sahip olmak beni fevkalade heyecanlandırdı. Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Sanırım, demek istediklerini tek anlayan kişi de bendim. Yanımda oturan Hasan, sessizce mırıldanıyordu;

"Ondan oyuncak olmaz."
Tüm çocuklar böyle düşünüyordu, buna emindim. Ben oyuncağımla en iyi şekilde oynamak istiyordum. Onu doya doya kullanmak, en iyi şekilde ondan istifade etmek istiyordum. Derken, sınıfta tanışma fasılları olmuş, öğretmen hepimizi daha ilk günden tanımaya çalışmıştı. Son ders zili çalmıştı, ama annem ya da babam beni almaya gelmemişlerdi. Tüm arkadaşlarım tek tek anne ve babasının eşliğinde sınıfı terk ettiler. En son ben kalmıştım. Neyse ki evimin yolunu biliyordum. İçimdeki hafif buruklukla, evime doğru şarkı eşliğinde gidiyordum. Evimizin önünde bir kalabalık vardı. Şaşkın bakışlarla etrafıma bakınıp, ilerledim. Kimisi üzgün, kimisi ağlamaklı ve kimileri de aralarında konuşmaktaydılar;
“Yazık ya, neden ölmüş?”
“Kalp krizi diyorlar.”
“Vah vah!..”

Binadan içeriye girerken kalabalık da iyice artmış ve beni içeri bırakmıyorlardı.
"Ne oldu? Bırakın beni!" dedim.
Anneme ilk günümü anlatacaktım. Duyduğum müthiş sevincimi onunla paylaşacaktım. Beni dışarıya çıkarmaya çalıştılar. Çok öfkelendim.
"Bırakın beni, annemle konuşacağım!" deyince beni tutan komşumuz birden hıçkırarak ağlamaya başladı. Komşumuza ne demiştim ki bu kadar içerlenmişti? Bulduğum ilk fırsatla eve girmiştim. Evdeki kalabalık arasında tek seçebildiğim babamdı. Yatağa doğru diz çökmüş, yatak odasında yatan anneme iki eliyle üzerine kapanmıştı. Hemen yanlarına koştum. Annem yatıyordu. Boyu çok uzamıştı sanki. Yüzünde o güzel tebessümü vardı yine. Babam beni görünce kan çanağı olan gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
"Hadi anneni öp," dedi.
Hasta olmuştu, evet. Annem sık sık böyle hasta olurdu. Sonra başına bir tülbent bağlar, ev işlerine girişirdi yine. Ama durun bir dakika! Bir keresinde bayıldığını da hatırlıyorum. Aman Allah’ım, nasıl da öldü sanmıştım. Ne kadar da üzülmüştüm. Babama “Annem öldü mü?” diye o bağrışımı hiç unutamam.
Yanına oturdum, ellerini öpüp, okşadım. Çok soğuktular. Bayıldığında sıcacıktı, şimdiyse çok soğuk. Soğudu her yer. Sanki, kapı ve pencere açık gibiydi. Hasta olur, üşür kadıncağız! Üşüyor musun anne?
"Anne, hadi kalk. Bak, sana ilk dersimizi anlatacağım. Anne... Beni duyuyorsun, biliyorum. Öğretmenimi anlatacağım sana. O da benim düşündüklerimi düşünüyor, biliyor musun çok sevimli biri. Ben çok sevdim; ama Hasan hiç sevmedi onu, oysa ne kadar da tatlı bir kadın."
İlk kez bana bu kadar soğuktu. Odanın soğuklu muydu? Bu, ölümün soğukluğu olmalıydı. Gözlerimden akan yaşlara hiç aldırış etmiyordu bile… oysa, başım ne zaman gömülse dizlerimin arasına, hemen bir serinlik hissederdim. Annemin sıcacık eli, ulaşırdı nerede olsam… Yaşlar, annemin yanağını ıslatıyordu. Herkes ağlıyordu. Zorla tutup kopardılar beni annemden. Babamın dertli gözlerinden anlayabiliyordum. "Hadi oğlum, gidelim" ifadesini.
"Hayır, onu bırakmam!" dedim. "Bırakmayacağım! Sen git, ben annemle daha çok şeyler konuşacağım. Anne, bak şurada yine bir yırtık var. Hadi kalk dik onu"
Kendimi kandırmak istiyordum. Çevremden "Tamam, onun başı ağrıyor. Uyansın, dikecek." sözlerini bekliyordum. Ama kimse bir şey söylemiyordu. Sadece ağlıyor, beni daha da üzüyorlardı. Sanki okul başıma yıkılmıştı! Sanki dünyanın tüm yükünü tek omzuma yüklemişlerdi. Annem ölmüştü. Onu doyasıya öptüm, kokladım. Yanına uzandım. Zorla da olsa yanından ayrıldım...

Annesizlik, okuluma daha da sıkı bağlanmama sebep olmuştu. Okudum, hep okudum. Hiç durmadan. Çok çalıştım, şimdi büyük bir adam oldum, annemin istediği gibi. Babam, ben liseyi bitirince vefat etti. Dertli bedeni daha fazla kaldıramamıştı dünyanın koca yükünü. Bana aldığı o önlüğü ise çok sonradan anlattığına göre, elbise dükkanından çalmıştı. O yırtıklar da panikle sağa sola sürterken oluşmuştu. Babam ile annemin o gece ne konuştuklarını şimdi daha iyi anlıyorum.
Koca dünyada tek başınaydım. Ama, zor şartlara aldırış etmeden okudum. Okumak bana zevk veriyordu. Çünkü okul, benim en vazgeçilmez oyuncağımdı. Şimdilerde bir yuva sahibiyim. Artık ben de bir babayım ve oğluma alacağım ilk önlüğümü sabırsızlıkla bekliyorum.

Nook Nook diyor ki;
Kategori: Genel
Etiketler: hayal çocukluk okumak okul hedef kişilik samimiyet
4 23 Mayıs 2013
Yorumlar
Yorum Yaz

Tüm Yorumlar

  • Tolga67
    Tolga67 16 Ağustos 2013 - 02:54Kardeşim çok güzel yazmışsın ikisininde mekanı cennet olsun [ispiyonla]
    +1
  • kojiro H
    kojiro H 27 Mayıs 2013 - 21:00Kötü haber sanırım senin çocuk büyüyene kadar önlük tamamen kalkar okullardan. Sallamaydı demi hikaye? [ispiyonla]
    +1
© 2004 - 2017 Alkislarlayasiyorum.com Tüm Hakları Coca - Cola'nın formülü ile aynı yerde saklıdır...