Aşağıya Eşyalar Atan Çocuk Olmak
06.09.2009
Papatya Apartmanı'nın kocaman bahçesiydi. Bizim evden daha büyüktü ama Gençlik Parkı'ndan küçüktü. Yan apartmanınki gibi çardağımız yoktu (yıllar sonra öğrendim o demirden tüp mavisi şeyin adını). Ama bizim kayısıyla kirazın gölgesi birleşir, bahçenin sol tarafını gölge ederdi; yerlere, kapının önüne filan otururduk. Minderlerini alıp annelerimiz de inerdi bazen oturmaya, o zamanlar herkes daha iyi oynamaya çalışır, daha çok beğenilmek için üstünü en az kirleten çocuk olmaya özen gösterirdi.
Cennet bahçesi gibi gelirdi bana, sol tarafına (elma ağaçlarının olduğu taraf) pek geçmediğimiz, sadece sağ-ön tarafı bile yeten, yerlerde bir sürü kiraz ve kayısı çekirdeği olan, çimenlerin kendiliğinden büyüdüğü bi yerdi.
Okul filan da yok nasılsa, sabah zar-zor kahvaltını yap, hemen in; öğlen annen poşetle ekmek arası yeşil şuvan sarkıtsın; akşam ezan okununca dünyanın en yüksek üçüncü katına çık. En kötü şey, bahçeye çıkamamaktı ama, ya evde misafir olduğunda, ya da dışarda kimse olmadığında, ya da annenin keyfine göre. Anne bu, sözünü dinlersin, dinlememe gibi bi seçenekten bile habersizsin, hem de çok korkaksın. Ama fark etmeye başlıyosun ki, anne bazı durumlarda seni dışarıya kendisi gönderiyo: komşuya bi şey yollarken (sen bu aşureyi 1 numaraya götür. tamam. elindeki aşureden gözünü ayırmadan yavaş yavaş in. zile uzat elini, öbür elinle aşureyi tutmaya çalış, tam kapıyı açtıkları an aşurenin hepsini kapılarının girişine dök, ne biçim utan), arkadaşın eve gelir de çok tepinirseniz onların evine (ya boşver hadi biz şeker toplayalım bayram geliyomuş. annelere çaktırmadan her daireyi gez, şeker işte, hani bayram varmış ya ondan. Hain 4 numara sen bizi anneye ispiyonla, ne bayramı desin anne, ayıp değil mi, bu sefer de ne biçim utan) ya da balkondan aşağıya bi şey düştüğünde (git, al, getir).
Naylondan bi çamaşır sepeti dolusu oyuncak. Kırılabilecekler zaten kırılmış, yumuşak olanlar kirli. Her fırsatta kulpundan tutulur, yana doğru devrilir. Dışarıya çıkamayınca güzelinden bi tanesini aşağıya atmak gelir akla. Anne düştüüü. Git, al (ceza verdiğini sanıyo galiba). Gidilir, bahçe dolaşılır, oyuncak alınıp gelinir. Bu numara sıkça tekrarlanmaya başlayınca anne artık aşağıya göndermez, inince alırsın. E iniyim işte? Hayır, indiğinde. Sonra çok lazım şeyleri atmak gelir aklına. Hmm, hava serin, ev sobalı. Kocaman demirden soba küreği balkondan uçuşa geçer, dann!!! 3 numarayla 10 numara oturuyolarmış bahçede, akılları gitmiş, anneme öyle dediler. Olsun gittim aldım küreği. Bi keresinde de misafir vardı bir sürü, ama hiç çocuk yoktu. Anne mutfaha çay hazırlamaya gider, kapının önündeki ayakkabıları kucaklayıp balkouna getirirsin. Misafirler koyu sohbette, görmedier bile. Tek tek büyük bi zevkle attım onları aşağıya. Ne mutlu bana ki, tek seferde getirilmeyecek kadar çoktular.
açıklama: on iki yıl sonra önünden geçtiğimde kat kat küçülmüş gelen o bahçe herhangi bir bahçe de olabilirdi. o yaşlara özgü, anneyi anlamanın zorluğu, babadan çekinmek, şimdi düşününce çocukluk işte dediğimiz şeylerin hepsi o zamanlar büyük meseleydi.