Üçü Bir Arada Cırcır Yapar

Yalnızlığı seviyorum. Çok seviyorum ulan. Sessizliği yiyesim gelir öyle de severim. Çok severim ben yalnızlığı. Yeni evimizin balkonu müthiş sessiz ve tam yalnız kalmalık… Şehrin gürültüsünden uzak ve full İstanbul manzaralı. Ve ben dedim ki kendi kendime oturucam burda ve sessizlik içerisinde manzara izliycem. Aldım netbookumu yanıma açtım fizyden Bach okşuyorum ruhumun derinliklerini ve de yaktım bir sigara son hareket olarak da inadına nescafe üçü bir arada… Evet inadına. Siz siz olun öğle vakti saat dört’le beş arasında üçü bir arada içmeyin. Çünkü ölümüne cırcır yapıyor, söylemedi demeyin. Hele ki şehirlerarası otobüs yolculuklarında ikram üçü bir arada ise tam yandınız. Allah gerçekten yardımcınız olsun. Bomba gibi, patlama ihtimaliniz var artık. Ama zaten bunun adında da belli. Üçü bir arada. Karışık yani. Karışık bir şey içmek hiç doğru değil. Söylemedi demeyin. Yaşadım. Çocuklarımız yaşamasın. Hayır uyarıldım da. Üçü bir arada, emin misiniz denildi, eminim bana bir şey olmaz dedim. Nasıl olmaz. Zor attım kendimi terminale. Nasıl olmuyormuş. Dört’le beş arası sakın içmeyin. Otobüsteyseniz hiç içmeyin. Bunu kendinize yapmayın. Sonra insan gerçekten çok ağlıyor. Yapmayın. Gerek yok. İşte oturdum balkonda kendimce entel takılıyor, klasik dinliyor ve bir yandan da birazdan bitireceğim üçü bir aradanın, otobüsteki gibi zalım olup olmayacağını düşünüyordum. Aslında kafa dinlemek için giriştiğim bu eylem yerini yavaş yavaş üçü bir aradalı saplantılara bırakmıştı. Balkon ile tuvalet arasındaki mesafeyi, tuvalete vardığımda dolu olabilme ihtimalini, dolu ise içeridekinin kaç dakika önce girdiğini ve işinin ne kadar sürede bitireceğini, hadi çıktı diyelim ben öyle birisi çıkar çıkmaz giremem tuvalete, içerdeki kokunun dağılması gerek, hah işte o kokunun kaç dakikada dağılacağını falan düşünmeye başladım. Balkonda kafa dinleme eylemim artık yerini tamamı ile üçü bir aradalı tuvalet saplantılarına bırakmıştı bile. Bach hala çalıyordu hatta ilk senfoni bitmiş cello süite no.1 falan çalıyordu. Ve ben hala üçü bir aradanın bana yapacaklarını histerikli bir şekilde düşünüyordum. İlk fincan bitmişti ve hala hiçbir şey olmamıştı. Peki ben neden bu kadar düşünüyordum? Her şey alelade ilerliyordu hayatımda. Şu an yapmak istediğimi yapıyordum ve üçü bir arada sessizce sindiriliyordu. Sevindim. Yeni bir pokemon yakalayan pokemon eğitmeni kadar mutluydum. Mutluluğumu yiyesim geliyordu. Çünkü her şey yolundaydı. Balkondaydım, sakindi, yalnızdım ve hepsinden önce bağırsaklarım hala normaldi. Daha ne olsun. Mutluluğumu hiçbir şeyin bölmesine izin vermemek için içimden seviniyordum ki telefonum çaldı. Telefonum içerde çalışma masamdaydı. Yani yerimden kalkmam gerekiyordu. Ama hadi kalktığımda bağırsaklarım zalımlaşırsa? Diye düşündüm. Sonra az önce bir şey olmadıysa bu saatten sonra hiçbir şey olmaz diye kendimi avuttum ve ayağa kalktım içeri yöneldim. Farkındaysan yöneldim diyorum henüz yürüyemedim. Çünkü içime bir atom bombası düştü. Çalan Bach yerini çan seslerine bırakmıştı. Rüzgarın sesi ürpertiyor, yaklaşan felaketin haberciliğini yapıyordu adeta. Bağırsağımın bana ‘sıçtım ağzına piç kurusu’ dediğini duyar gibiydim. Aldırmadım. Bu sese kulak vermek istemedim. Fakat susmuyordu. Yeşilçam filmlerinde içkisine zehir atılan masum kenar mahalle kızı gibi hissediyordum kendimi ve sekizli mozaik içinde dönen görüntü misali görüyordum herşeyi. ‘Chery Chery Lady’ eşiliğinde pervasızca dans edip onun bunun ırzına geçen klişe figüranların gazabına uğramış gibiydim. Yani üçü bir arada yine yapmıştı yapacağını ve telefonum hala pervasızca çalıyordu. Açmalı mıydım yoksa tuvalete mi gitmeliydim. Bunu düşünüyordum. Ya arayan çok önemli bir şey söyleyecekse? Ya açtığımda tutamazsam ve o önemli telefon konuşmasının içine sıçarsam? Ya telefona bile varamadan altıma sıçarsam? Aslında tüm bunlar iki saniye içinde düşünülen fakat anlatılırken dakikaları bulan şeylerdi. O an bu ironinin çıkmazını bile yaşamıştım. Yani aslında çok basit olan ve kısa sürede düşündüğümüz şeyler neden anlatılırken o kadar uzun sürüyordu? Bunu dahi düşünmüştüm. Babam bu kadar güzel pasta yapmayı kimden öğrendi? Diyen kızın neden bu kadar gerizekalı olduğunu da düşündüm. Sonra düşünmenin yersiz olduğunu ve artık bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Evet düşünürken düşünmemi bitirmek için bile bir şey düşündüm. Tüm düşünceleri düşüren bir düşünce. Çok düşünceliydim o an ve hala o iki saniyenin içindeydim. Dışarıdan biri görse katiyen bana mal derdi. Çünkü ayakta kıvranarak düşünen bir adamdın o an. Ve telefonum çalıyordu. Oysa içimde neler oluyordu. Bu, bana mal diyen o gevşeğin umurunda bile değildi. Derin bir nefes aldım ve kararımı verdim ne olursa olsun telefonuma bakacaktım. Çünkü o arayan bir daha aramayabilirdi. Ben de arayamazdım çünkü kısıtlanmıştı hattım. İkinci saniyeden artık üçüncü saniyeye geçmiş ve düşüncemi eyleme çevirmek için ilk adımımı adım atmaktan yana kullanmıştım. Derken ikinci adım üçüncü adım… Yürüyordum, yakında konuşacaktım. Telefona ulaşana kadar hiçbir şey düşünmemeyi tercih ettim ve ulaştım. Arayan gsm şirketiydi ve yine faturamı yatırmamı tembihleyen şablon cümlelerden kuracaklardı. Açmadım. Sıçarım faturanıza ulan dedim ve ‘no’ tuşuna basıp koşarak tuvalete gittim. Tüm geçmişimi tuvalette bırakıp balkonuma, sakinliğimin başkentine geri döndüm. Artık hiçbir şey düşünmüyordum. Ve daha da mutluydum. Günlük dersimi almış, gsm şirketine ‘no’ tuşuna basarak restimi çekmiş, cırcır olduğumun bilincine varmış bir şekilde İstanbul manzarasına daldım gözlerimi kırpmadan.. Böyle boktan şeylerin huzurumu kaçırmasına izin veremezdim, vermedimde.

cehennembuztuttu cehennembuztuttu diyor ki;
Kategori: Genel
Etiketler: üçü bir arada düşünmek
3 11 Haziran 2012
Yorumlar
Yorum Yaz
Bu içeriğe hiç yorum yazılmamış, bir ilke imza atmak ister misin?
© 2004 - 2019 Alkislarlayasiyorum.com Tüm Hakları Coca - Cola'nın formülü ile aynı yerde saklıdır...