Her zamanki gibi telefonun alarmına küfrederek uyandı, kalktı, terliklerini aradı. Uykuyu oldum olası severdi.
Odanın soğuk olmasına şaşırmadan yarım açık gözlerle terliklerini aradı. Yıkanmış ve kurumaya bırakılmış çamaşırlarını ayaklarıyla itip terliklerine baktı. İşte biri oradaydı. Terliğinin tekine hamle yapmışken bilgisayarın şarz kablosuna takıldı, sendeledi. Son anda kitaplığına tutunarak düşmekten kurtuldu. Kitaplık sallandı, yıkılacak gibi oldu ama aldırış etmedi. Biliyordu ki o kitaplık üstüne yıkılmayacaktı. Ya da dolabın altında kalsa bile ölmeyecekti. Çünkü “terliğinin tekini ararken , bilgisayarın şarz kablosuna takılıp, kitaplığa çarpıp, kitaplığın üstüne yıkılması” senaryosu onun ölümü için biraz basitti ya da çok kompleksti. Tutunduğu kitaplığı bırakıp, dengesini sağlamaya çalışırken kitaplığın anasına avradına okkalı bir küfür savurdu. Tam kapıya doğru adım atmıştı ki aklına “kitaplığın gerçekten bir anasının olup olmadığı” geldi. Acaba var mıydı? Kitaplığın anası olur muydu ki? Olsa bile muhtemelen çirkin olurdu. Hatta şişman olurdu. Yüksek ihtimalle de şalvar giyerdi ve tezek kokardı. Şalvar deyince aklına hep tezek kokusu gelirdi. Küçükken bayram ziyaretlerinde halasının yanına gittiğinde halasını şalvarla görürdü. Halası her gittiğinde ahırdaki koyunların yanından gelirdi ve tezek kokardı. Ama bu tezek kokusunu, halasının ahırdan – koyunların yanından- gelmesine bağlamazdı. Kokunun kaynağının halasının gözleri olduğunu düşünürdü. Halasının gözleri çakır diye tabir edilen göz rengiydi. Renkli gözlerden oldu olası nefret ederdi. Çünkü renkli gözler tezek kokardı. Bir gözün rengi siyah olmalıydı. Kahverengiye tahammül edebilirdi ama yine siyah gözü tercih ederdi. Kendi gözleri kahverengiydi. Aynanın karşısına geçip kendi tipine küfrettiği olurdu. Tabi kendine ana avrat düz gitmezdi. Gözlerinin kahverengisine tahamül edemediği vakit sakalına bakardı. Sakalları uzadıkça kızıllaşırdı. Kızıl sakal deyince çoğu kişinin aklına Barbaros Hayrettin Paşa gelmesine karşın, onun aklına küçükken okuduğu “Mavi Sakal” isimli kitap gelirdi. Kitabı ya da anlatılan olayı hiç bir zaman tam hatırlayamazdı. Bir kadın mı vardı yoksa iki kadın mı? Sonra mavi sakal ona evdeki bütün odaların anahtarını mı veriyordu yoksa kadın mı çalıyordu? Sadece girilmemesi gereken bir odaya giren kitap baş rolünün elindeki anahtarı yere düşürdüğünü hatırlıyordu. Anahtara kan mı bulaşıyordu yoksa mavi boya mı bulaşıyordu? Muhtemelen kitabın ismi mavi sakal olduğu için mavi ile kan rengini karıştırıyordu. Aslında böyle bir kitap var mıydı, onu da tam hatırlayamıyordu. Araştırma gereğini de hissetmemişti. Film de olabilirdi. Hatta mavi sakal diye bir şey bile olmayabilirdi. Bir an düşündü, yok yok mavi sakal olmalıydı. Çünkü IQ sunun yüksek olduğunu düşünürdü. Hatta geçmişte yaşamış olsa büyük bir icat yapacağını ya da bir teori kuracağını iddaa ederdi. Kafasından onlarca senaryo geçti. Senaryo kelimesi onda, olumsuz çağrışım yapardı. Acaba niye diye düşünmeden beyninin kıvrımları arasında ... Yok yok beyninin kıvrımları arasında değil. Doğrusu şöyle olmalıydı; İnsanların sahip olduğu beyin kıvrım sayısının iki katı sayıdaki beyin kıvrımları arasında senaryolar dönmeye başladı. Beyin deyince aklına nöronlar, iletim, schwan hücresi, presinaptik-post sinaptik aralık ve Asetikolin geldi. Onca nörotransmitter arasında niye asetilkolindi? Düşündü , asetilkolin kelimesinde daha önce farketmediği bir sempati olduğunu gördü. Hem söylerken ağzı da dolduruyordu. Lan senaryoları unutuyorum deyip bu düşünce akışına son verdi. Eğer yer çekimini o bulmuş olsaydı muhtemelen şöyle olurdu. Bulunduğu şehirde elma hasatı zamanında ırgatlığa gitmiş olurdu. Çavuş - ırgatların başı- mola düdüğünü çaldığında hemen ağacın altına oturur sigara içerdi. Kafasındaki eşantiyon şapkanın gölgeliğini başının arkasına çevirir , başını ağaca yaslar dinlenirdi. Eski Roma'nın elitlerinde bile olmayacağını düşündüğü bu keyfi, kafasına düşen elma ile bozulurdu. Hemen “ananı “ ile başlayan küfürler eder, kafasına düşen elmayı tekrar ağaca atardı. Attığı elma tekrar yere düşünce kaldırır tekrar atardı. En son sinirlenip elmayı yere çarpar, parçalanmasını izlerdi. Sonra ağaca attığı elmanın tekrar yere düşmesini düşünüp, “hassiktir” diyerek yer çekimini keşfederdi. Ya da Amerika'yı keşfeden kişi olmak için denize açılır... Yok, yok denize filan açılmazdı. Hem daha doğru düzgün yüzmeyi bile bilmiyordu. Şehir içinde on beş dakikalık mesafede midesi bulanan biri olarak, denize açılması komik olur buna kargalar bile gülerdi. Kargalar güler miydi? Güler deyince aklına ilkokul birinci sınıfta okutulan fişler geldi. “Güler gazete oku” , “Ali ata bak” , “Resim yap” , “Bu bağ bizim.” Yirmi dört yıllık yaşamında hiç bir zaman bağı olmamıştı. Olmasını ister miydi? Bir bağı olmasını isteyip istemediğini şimdiye kadar hiç düşünmediğini farketti. Bağlar kelimesi onda bağlama çağrışımı yaptı. Küçüklüğünden beri bağlama çalmak isterdi. Çalmak dediyse , hırsızlık yapıp çalmak değil. Hafiften tebessüm etti. Tebessüm ettiği için de kendine lanet etti. Sonra , bağlama çalmak esprisine , bu espriye tebessüme edişine , tebessüm edişine lanet edişine ...Hepsini topladığı zaman salaklık sonucunu buldu. Sağlamasını yapayım bari deyip, algoritmayı tersten gözden geçirdi. Sonra tekrar tebessüm etti. Nerde kalmıştım diye düşünüp bağlamayı hatırladı. Evet küçüklüğünden beri bağlamayla müzik icra etmek isterdi. O kelimeyi – çalmak- kullanmadığı için mutlu hissetti. Bağlama ve saz arasında bir fark var mıydı? Küçüklüğünden beri hep merak ederdi. Onlarca kez bağlama çalanlara sormuş, tatmin edici bir cevap alamamıştı. Bağlama mıydı, yoksa saz mıydı? Neyse neydi. Ama dayısı saz çalardı. Dayısı saz çalar, söz yazar, türkü yapardı. Küçükken ne de hoşuna giderdi. Şimdi bakınca o sözlerin hiç bir edebi değeri olmadığını farketti. Ama “dayı değeri” vardı. Dayısını hep sevmişti, kafa adamdı. Ama dayısının koyu bir Akp taraftarı olması onu çileden çıkarırdı. Ayrıca dayısı koyu bir Fenerbahçe taraftarıydı. Hatta ilkokuldayken GS- FB derbilerinde dayısıyla iddaaya tutuşur, hep kaybederdi. Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye sürekli yenildiği dönemde iddaaya tutuşması ne büyük şanssızlıktı. O iddaalardan ,dayısına yedi buçuk litre kola, bir takım elbise , bir Fenerbahçe forması borçlanmıştı. Hala ödememişti. Dayısı da unutmuştu muhtemelen. Son cümlesi devrik olmuştu. Muhtemelen kelimesini ne zaman öğrendiğini hatırlayamayacak olmasını bilmesine rağmen , yine de düşündü. Hatırlayamamıştı. Muhtemel, ihtimal... İhtimal deyince aklına “Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim.” cümlesi geldi. Birinin kendisini sevme ihtimalini sevmiş miydi? Kesinlikle hayır diye düşündü. İhtimalleri pek sevmezdi. Lisede matematik dersindeki olasılık sorularını da hiç bir zaman sevememişti. O kesinlik isterdi. O bir şeyin ihtimalini değil, kesinliğini severdi. Kesinlik de bir ihtimal diye düşündü. O an Aristo, Sokrat, Platon , Epicuros, Neitzche ile bunu tartışmak istedi. Kesinlik isterdi , evet evet kesinlik. Ama ihtimal ... “Bir ihtimal daha var, ah o da ölmek mi dersin?” . Bu şarkı Ramiz Dayı karakterinin olduğu diziyle popüler olmuştu. Ramiz Dayı'ya bağlayacaktın da niye direkt dayıdan değil de ihtimal muhtemel kelimesinden bağladın diye kendine sordu. Cevap bulamadı.
Ertelediği telefon alarmlarından birinin çalmasıyla kendine geldi. Yatağın yanında duran telefonun alarmını kapattı. Terliğinin tekini hala bulamamıştı. Sinirlendi. Bir şeye taktığı zaman onu mutlaka yapardı. Sabahları okula gitmeden anahtarını bulamadığı olmuştu. Okula geç kalma pahasına bir saat boyunca anahtarını aramıştı. “Obsesif-Kompulsif Bozukluk var mı lan bende?” Cümle olmamıştı. “ Obsesif -Kompulsif Bozukluk mu var lan bende?” . İkinci cümle daha doğru gelmişti. Yatağının yanında çantasının altında terliğin diğer tekini gördü. Rahatladı. Terliklerini giydi, tuvalete gidip işedi, elini yüzünü yıkadı. Üstünü giydi. Eve tekrar geldiğinde terliklerini daha rahat bulmak için vestiyerin yanına düzgünce terliklerini çıkardı. Kapıyı açtı, dışarı çıktı. Hava kapalıydı. İster istemez morali bozuldu. Havanın kapalı olmasına mıdır yoksa moralinin bozulmasına mıdır , tam olarak ayırt edemediği bir sebeple tek cümlelik bir küfür savurdu. Evin önünden aşağıdaki ana yola kadar yürüdü. Dolmuşla gidecekti. Dolmuşun erken gelmesi için bir sigara yaktı. Dolmuş geldiğinde sigarasının yarısını bile içmemişti. Son bir nefes daha çekerek dolmuşa bindi. Sigara dumanını dolmuşun içine üflediğini farketmedi bile. “Abi Tıp Fakültesi” deyip bir lirayı dolmuşçuya uzattı. Okula varana kadar hiç bir şey düşünmedi. Dolmuştan iner inmez hızlı adımlarla kantine doğru yürüdü. İki buçuk liraya bir kaşarlı poğaça, bir çay, bir de küçük su aldı. Üniversite eğitimine başladığından beri kahvaltısı bunlardan ibaretti. Hamuru tam mayalanmadan yapılan poğaçanın o tatsızlığını dört şekerli çayından bir yudumla telafi ediyordu. Poğaçasını hızlı hızlı ısırırken, çayını da yarıya kadar içerdi. Kalan yarısını kahvaltısının üstüne içeceği sigaraya yoldaş ederdi. Poğaçası bitince koşar adımlarla dışarı çıkıp bir sigara yaktı. Yarım çay ile bir dal sigara içerken dalgın görünüyordu. Toplumla kıyaslandığında sıradan bir adamdı. Mesleği; yaşamak, maaşı; çay sigaraydı...

Muğlak Adam

1.583 kez bakıldı - 30 Ocak 2015
manyanix manyanix diyor ki;
Kategori: Enteresan
Etiketler: muğlak adam garip adam yalnız adam
3 30 Ocak 2015

Yorumlar

Yorum Yaz
Bu içeriğe hiç yorum yazılmamış, bir ilke imza atmak ister misin?

Popüler İçerikler

© 2004 - 2020 Alkislarlayasiyorum.com Tüm Hakları Coca - Cola'nın formülü ile aynı yerde saklıdır...